Anti Eneizm ve Kimlik Bunalımı

By Semih Sarıca | Nisan 17, 2011 at 4:37 pm | No comments | Araştırma/Analiz

 

 

“Kürt Sorunu”na tarihsel bir yaklaşım

ve

“Demokratik Açılım” sürecine  Anti Eneizm temelli politik endoktrinasyon önerileri.

 

[Semih SARICA]*

 

Anti Eneizm, Realist paradigmaya bir tepki olarak a priori zuhur etmişti.Entegrasyonu uysal bir çerçevede şekillenmiş, teoriden ziyade bir idea olarak algılanmıştı.Teorinin savunduklarını giriş bölümünü irdeleyerek hatırlayabilir veya bilgilenebilirsiniz.

 

* * *

 

Kadim dünyanın kimlikten ziyade aidiyet ile anılması ve bu çerçeveden hareketle kimlik yanılgısının ziyade mevzu bahsi; ilkinin bilinç diğerinin ise bir duyuş hali olduğu savunması ile temelleniyor.

 

Modernleşmenin ürünlerinden biri olan Kimlikler; politik paradigmanın çeyrek yüzyılda aldığı kültürel kılıf ile onun uygulayıcılarının aracılığı sayesinde, günümüz çatışmalarının ve işin içinden çıkılmaz durumlarının –Kürt Meselesi gibi- miftahını oluşturdular.

 

Örneklemeye çalışırsak eğer, çöküş sürecinde Osmanlı kimliğinin sindirilmediğini fark eden Türk kurucu unsurlar, Türk kimliğini işler hale getirdiler ki başarılı da oldular.Lakin savrulan imparatorlukla birlikte yitip giden Müslüman aidiyetine müdavim olan Türk kimliği önemli ölçüde kabul görmesine karşın bir etnik kimlikte tıkandı: Kürtler.

 

Bu aşikar durum uzun süre görmezlikten gelindi.Ama artık kabul edilmesi ve üzerine gidilmesinin gerekliliği fark edildi.Ortak Türk kimliği Kürtler için geçerli olmadı.Hatta Atatürk’ün: ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir’ tanımlaması bile işi kurtarmaya yetmedi.Empoze edilmeye çalışılan Türk ortak kimliğine direnç gösteren Kürtler, özellikle 12 Eylül sonrası yapılmış feci hatalar ile uslanmaz hale geldiler.Benim merakımın en çok kamçılandığı nokta şurası: Bu paradoksal durumun farkına nasıl varılmadı? İşin bu noktaya geleceğinin öngörülmesi o kadar zor muydu?

 

Kesinlikle hayır.Osmanlı’nın çöküşü ve modernlikle birlikte yıkılan aidiyetler dünyası üzerine kurulan kimlikler matriksi, Balkanlarda tarihkültürel muhitlerin çözülüşüne sebep olarak “Balkanlaşma” tabirini retoriğe sokmadı mı? Örneklerini dünyanın gözleri önüne serip, uyarıcı olmadı mı? Her şey bir tarafa kimliğin teröristleşmesi süreci ve sancıları hiç mi caydırıcı olmadı?   

 

Üsteki temel sorumun cevaplarını veren suallerimden hareketle şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Yüzyıllık imparatorluğun en asıl varisleri olan bir ulusun kolektif benliğinin bencil bir savunma mekanizması kurması gayet normaldir.

 

24 milyon km²den 814 bin km²ye çekilen toprakların – kiminle birlikte savunulduğu önemli değil- tek bir parçasının gözden çıkarılması şöyle dursun, üzerinde oluşacak tehdit unsuru (ki bu unsur bir üst kimlik arayışı ile şekilleniyor) bile katlanılabilecek bir şey olmaktan çıkar.

 

Anti Eneizm’in pençesine takılan bu ortak tutumun; uğuruna feda edilen canların ruhsal bir izolasyon ile katlanılabilir acılar ölçüsüne getirilmesinin ve kolektif morali üst seviyede tutma girişimlerinin sadece bir kamuflajdan ibaret olduğu gerçeğini gizlemekten ne kadar uzakta olduğu da ortada.

 

Anti Eneizm’in temel aldığı “bencil olmayan” ifadesi, Türk-Kürt sorununu ısmarlama bir kimlik acziyetiyle çözmeye çalışmış/çalışan şuurları hapsediyor.

 

KÜLTÜRÜN SEKÜLERLEŞMESİ VE MUHÂFAZAKÂRLARDA Raison d’état KAYGISI

 

Osmanlı’nın çöküş sürecine girmesi ile birlikte Türk ekonomisinin gözle görülür bir açıklık ile Avrupalı Bankerlerin eline geçmeye başladığı dönem çok önemlidir.1882 kararnamesi ile Osmanlı kamu borçları idaresi kurulmuş ve Osmanlı maliyesi Avrupa’nın denetimine bırakılmıştır.Fikrimce bu denetimin getirdiği en büyük sosyal değişiklik izole olmuş bir halkın artık dış dünya ile bağlarını kurmaya başlamasıydı.Avrupalı yatırımcıların özellikle iletişim alanlarında yaptıkları yatırımlar ile (Örn: Berlin-Bağdat demiryolunun kurulması) köyden-kente göçleri kolaylaştırıldı ve hızlandırıldı.Devlet hizmetinin genişlemesi, gelişen ticaret ve taşımacılıktaki ilerlemeler ile birlikte ortaya çıkan modern işçi sınıfı ise iç dünyalarındaki lümpenlikten sıyrılıp, göreli eğitimleri ile birlikte bir matbuat piyasası oluşturdular.İşte bu durumun getirisi olan bilgi akışı her ne kadar devlet sansürlerine takılmış olsa da EHL-İ HÂLL Ü AKD dayatmasını yırtıp geçmeye yeterli oldu.Zira bu durum Jön Türkler ile birlikte devletin kurucularını hazırlayan sürecin ilk adımlarıydı.Çünkü halk artık okuyor, öğreniyor ve bu bilgi akışı sebebiyle yargılamalar yapmaya başlıyordu.

 

İlginç olan ise; modernliğin sosyo-ekonomik ve kültürel değişimlerinin, toplumu açıkça gözlemlenebilen sekülerliğe itmesine karşı duran Abdülhamit iktidarının, yeni bir İslami Milliyetçilik yaratma çabasının yetersiz kalışı ve toplumun sekülerleşme karşısında direncinin önemli ölçüde kırılmış olmasıdır(Veya hiç direnç göstermemiş olması).İşte bu noktadan sonra ilginç olarak nitelendirdiğim durum bir tezada dönüşüyor.Kendine Ziya Gökalp sosyolojisini temel alan bir gelişim önemli bir kesimde – ki buna kanımca Türkler de dahildir- ciddi bir rahatsızlık uyandırdı.Bu rahatsızlık bir kimliğin hegemonik üstünlüğünün diğer kimliklere empoze edilmesiydi.Fikrimce bu noktada  sadece Kürtler değil dinsel bir aidiyet ile yüzyıllarca yaşamış bir ulusun-yani Türklerin-, büründürülmeye çalışılan milliyetçi kimlikten duyduğu rahatsızlık da kayda değerdi.Bu kültürel sekülerleşmenin bir sonucuydu.

 

İkinci önemli olduğunu düşündüğüm nokta ise Modern Devletin yapısının muhafazakar ve radikal çevrelerde –ki dönem itibariyle çoğunluk bunlardı- oluşturduğu tepkinin sonuçlarıdır.Modern Devletin hiçbir üst otoriteye sırt dayamaması –Osmanlı devlet yapısında üst otorite Tanrı idi-, kendi güvenliği ve sürekliliğini sağlamak için Raison d’état kavramındaki “état” terimine atfen, normal ahlaki kısıtlamalardan kendini bağımsız sayması, ayrı bir sorunsalı teşkil etmiştir.Özellikle muhafazakar kesim bu kavramasal çerçeveden ciddi manada rahatsızlık duymuştur.Bu rahatsızlık ise fikrimce milliyetçilik akımından etkilenen Kürt liderlere de isyan kılıcını kaldırma noktasında cesaret vermiştir.Ve belki de Şeyh Sait gibi isyanlar toplumun hafızasına kazınan Kürt-Türk ayrılıkçılığının tohumlarını ekmiştir.Sonuç itibariyle bu durumlar bastırılmış ve demokratik gelişim, çok partili hayata geçiş gibi aksamaların yanında yüzyıllardır kardeşçe yaşayan iki etnik kimlik ötekileştirilmiştir.Kezalik, Şeyh Sait isyanının ruhunu oluşturan paradigma –özde- PKK’nın çıkışından pekte farklı değildir.

 

İSLAMÎ PERSPEKTİF VE ANTİENEİZM TEMELLİ POLİTİK ENDOKTRİNASYON TAVSİYELERİ

 

Kültürün sekülerleşmesinin yanında modern devletinde söz konusu fiili durumdan tam anlamıyla sorumlu tutulması, bu satırların yazarına göre de tartışılmaz değildir.Lakin Kürtlere isim vermekte zorlandığımız şu süreçte, söz konusu faktörlerin kesinlikle etkin olduğu tartışma götürmez bir durumdur.

 

Fikrimce, damar tıkanıklıklarına sebebiyet veren ve “çözüm nedir?” sorusunu cevaplanamaz bir fenomen kılan bu karmaşıklığı nötralize edecek yegane monat İslam’dır.Uygulanacak yöntem ise -bir ulusun kolektif bilincini kemiren “benlik” unsurunun tasfiye edilmesini sağlayacak- Antieneizm temelli bir politik eğitimdir.

 

Öncelikle, İslamiyet’in gerektirdiklerini iki farklı kimlik ekseninden değerlendirelim.

 

Türk milliyetçileri Osmanlı’nın çöküşüyle devletin bekasını sağlayacak formülasyonu tamamen yanlış temeller üzerine oturtmuşlardır.Yukarıda değinmiş olduğum üzere kültürün sekülerleşmesinin bir sonucu olan bu duruma göre artık devlet din için değil din devlet içindir ve kurucu tek unsur olarak sayılan –ki bu çok yanlış bir yaklaşımdır- Türkler, devlet bekası için gerekli olan tek kimliktir.Saniyen kültürün sekülerleşmesi  ile birlikte, modern devletin kurucu unsurlarının -eskiye nazaran- içerdiği tezatların bir ürünü olan Kürt milliyetçileri ise, doğal olarak “din kardeşliği” safsatasına inanmayıp, ona yükledikleri arkaik değerle uzlaşma kapısının ancak kültürel ve politik hakların verilmesi ile açılacağını savlamaktadırlar.

 

Bu tutumların ikisi de İslami perspektife tamamen zıttır.Kur’an-ı Kerim’in yaklaşımına göre ‘Millet’ niteliksel –din,şeriat- olarak değerlendirilir.Batının sosyolojik yaklaşımından farklı olarak Türkler millet değil (Kürtler, Araplar v.s) bir kavimdir.Bilindiği üzere de farklı kavimlerin bir araya gelerek oluşturdukları toplulukta halktır.Keza Atatürk’ün de yapmış olduğu “Türkiye Halkı” tanımının doğruluğu şüphe götürmezdir.Lakin bu tanımlama, terminolojisini borçlu olduğu öğretiye layık olamamıştır.Çünkü İslam’ın kimseyi -takva dışında- ötekileştirmeyen felsefesi söz konusu topraklarda anlamını bulamamıştır.Her kavim sahip olduğu örf, adetlerini ve dilini  serbestçe kullanabilmelidir.Ki bu farklılıklar mozaiğinden ayetler övgüyle bahsetmektedir[1].Diğer taraftan bu görüşün tamamen yadsınarak gayri meşru müdafaanın savunulması-terörizm-, çözüme ilişkin uygulanacak İslami yaklaşım için ayrı bir handikaptır.

 

Son engelde, Kürt kavminin tamamının hemfikir olmadığı koşulu saklı kalmak kaydıyla, “din kardeşliğinin” gerektirdiği İslami perspektiften yapılacak düzeltmeler iki temel noktada toparlanabilir:

 

a)     Kavim kimliklerinin tanınması ve dillerini her alanda özgürce kullanabilmeleri.

b)     Sosyal ve ekonomik durumlarının iyileştirilip bu çerçevede ötekileştirilmemeleri.

 

İşte tam da bu noktada aşılması zaruri  olan –engel- dolayısıyla Antieneizm’in yükleneceği misyon iyot gazı gibi açığa çıkacaktır:

 

Türk Kavminin kurucu unsur olarak saydığı ve bütünlüğün korunmasında yegane faktör olarak gördüğü Türk Kimliği’nin o rakipsiz işlevine ne olacaktır?

 

Ene’nin o kıyas götürmez kibri aracılığıyla Türk kavminin niteliksel olarak kendi dünyevi üstünlüğünü (Ki dünyevi üstünlük ancak ve ancak Takva ile olur) savunması duvarların yıkılmasında en aşikar engeldir.Kolektif benlik eğer bu zandan uygun bir politik endoktrinasyon ile temizlenmezse “açılım süreci” başarısız olacaktır.

 

Bu özgül endoktrinasyon -Antieneizm dışında- şu temel araçları da içermelidir:

 

a)     Devlet bu süreçte tek yetkin aktördür, dış güçler ile ilişik bölgenin bekası üzerine konuşlandırılmıştır.Keza Türkiye büyük güçler için bölgede paha biçilmez bir müttefiktir.

b)     Amerika’nın bölge üzerinde herhangi bir bölünmeye hoş yaklaşması stratejik açıdan imkansızdır.

c)      Kürt Kavmi’nin çoğunluğu “Türk Halkı” kavramı içersinde zikredilmekten rahatsız değildir.

d)     Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesi söz konusu değildir.Bu amaç üzerine çalışan hangi etnik kimlik olursa olsun, uzlaşmaya yanaşmayan tutumunda ısrar ederse tasfiye edilecektir.“Türkiye Halkı” ordusu buna  kadirdir.

e)     Kavmimiz İslam bayraktarlığını tarihsel süreçte üstlenmiş ve bu süreç içersinde diğer tüm kavimleri kucaklamıştır.Bu bağlamda Kürt kardeşlerimiz kutsal amaç olan “İslami İrşad” için bizimle omuz omuza vermeye hazırdır.**

 

Takdir edersiniz ki bu boyutta bir politik endoktrinasyon süreci uzun yıllar gerektirir.Politik eğitimin işlevsel boyutlarından biri olan endoktrinasyon, belirli bir rejimi akılcılaştırmaya veya bir ideolojik telkini aşılamaya çalışırken ciddi bir zaman dilimine ihtiyaç duyar.Zaten endoktrinasyonun temel araçlarından biri eğitim sistemidir ki, anlayacağınız üzere politik bir endoktrinasyonla beslenen eğitim sisteminin amacı bir nesli yönlendirmektir.Sonuç itibariyle eğitimin başarılı olup olmadığı veya sonuçları ancak yıllar sonra gözlemlenebilir.

 

Bu bağlamda, “açılım” ile amaçlanan uzlaşma sürecinin “Politik Eğitim” ile desteklenmesi gerekmektedir.Hatta öncelikli olarak politik eğitimin iki temel aracı (yurttaş yetiştirme ve politik endoktrinasyon) üzerlerine düşen görevleri yapacak, ardından  da somut adımlar içeren paketler kullanıma sunulacaktır.Çünkü fikrimce, uysallaştırılması gereken etnik kimlikten ziyade, böylesi bir açılımın kabullendirilmesi için ikna edilmesi gereken “kurucu kimlik” daha çetin bir çözümlemeye ihtiyaç duymaktadır.

 

Günümüz Türkiye eğitim sistemi ele alındığında ise diğer tüm etnik kimliklerin –tarihsel olaylar aktarılırken bile- yadsındığı görülmektedir.Aslında bu durum yukarıda “Kürt Kimlik Bunalımını” açıklamaya soyunan etkenler arasında da yerini almalıdır.

 

Konunun daha iyi idrak edilebilmesi açısından Politik Endoktrinasyonu örneklersek:

 

“ABD’de ders kitapları üzerinde yapılan bir araştırmada, ülkede, nüfusun yaklaşık yüzde onun evsiz olduğu, bu orana yakın bir nüfusun çöplerle karnını doyurduğu; yasal düzenlemelere rağmen, en azından belli eyaletlerde ırk ayrımının bütün şiddetiyle süregitmekte olduğu bilinirken sosyal sınıf ve ırk farklılıkları ile ilgili gerçeklerin hiçbir şekilde yansıtılmadığı görülmektedir.Aynı saptırmayı dış politika konusunda da izlemek mümkündür”(Ali Yaşar Sarıbay, Süleyman Seyfi Öğün, 2006: 13) 

 

Böylesi zor bir toplumsal sorunu çözmek isteyen iktidar, politik eğitimin bu vazgeçilmez aracını kesinlikle işletmelidir.Yukarıda sayılmış ilkeler ise bu endoktrinasyon sürecinde önemli rol üstlenecek keyfiyettedirler.

 

Binaenaleyh, söz konusu eğitim aşamasından geçilmeden yapılacak her türlü uzlaşma hamlesi halkın direnci ile karşılaşacaktır.Yürütülen “açılım” süreci de fikrimce sağlam temellere oturtulmamış, siyasi bir iktidarın iyi niyetli risk oyunundan ibarettir.

 

* * *

 

Yukarıda sıralanmış mekanizmaların çalıştırılmasına engel teşkil edecek etkenlerin çözümüne yönelik analizler, bu yazıdan beklenmemelidir.Zira başlıktan hareketle bu durum anlaşılabilirdir.Ancak bu satırların yazarı savunmasını yaptığı teorik yaklaşımının realize olması halinde çözüme ilişkin büyük bir adım atılacağı doğrultusundaki fikirlerini sabitlemiştir.

 

 

*Bilimsel ve Fikri sorumluluk yazara aittir.

**Bu son araç devletin din için varolduğunu, dolayısı ile laik devletin bu noktada ne anlam ifade edeceğini sorgulatabilir.Yalnız şu unutulmamalıdır ki endoktrinasyon süreci alelade, okunabilir bir süreç değildir.Siz devlet olarak bu tanımlamayı değil tanımlamanın içerdiği manayı ezberletirsiniz.İkisi arasında ki temel fark ise “tanımın” dışına taşılmaz bir gerçekliği ifade ettiğidir.Son kertede tarihi İslam’ı yüceltmekle geçmiş bir topluma bu yönde bir telkin laik devlet için tehdit unsuru olmayacaktır.

 

Dipnotlar:

 

[1] (30/Rum suresi, 22. ayet.)

“Raison d’état” hak. daha geniş bilgi için bkz:

Poggi, Gıanfranko.DEVLET- Doğası, Gelişimi ve Geleceği.İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008.

“Kültürün Sekülerleşmesi ve Osmanlı” hak. daha geniş bilgi için bkz:

Zubaida, Sami.İslam Dünyasında Hukuk ve İktidar.İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008.

  • Facebook
  • Twitter
  • Windows Live
  • Google Bookmarks
  • Yahoo! Bookmarks
  • LinkedIn
  • MySpace
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Yahoo Buzz
  • Tumblr
  • Netvibes
  • Digg
  • Newsvine
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Delicious
  • E-Mail

About the Author

Semih Sarıca

Ene’den müteşekkil bir cüz’dür.1986 yılının Şubat ayında izni İlahi ile “İnsan” olarak dünyaya gelmiştir.İstidatlarını geliştirme evresinin ilk bölümünü, doğduğu şehir Gostivar’da tamamlamıştır.Evrenkent’e ilk adımlarını Uludağ, Uluslararası İlişkiler bölümünde atmıştır.2010 yılında kendince mezun olmuştur.Her ne kadar okuduklarından uzak kalsa da Antalya’da “Yaş Meyve-Sebze” sektöründe çalışmaya başlamış ve bir şirket kurmuştur.Ömrü fanisini nerede tamamlayacağı meçhul olan fakir, şimdilik üç dil bilmektedir.Bildiğini bildireni bilerek göçmek, en büyük arzusudur.

Comments

© 2011 Gencmakedonyalilar.net. All rights reserved.