[Semih SARICA]
Her ayın müsait olduğum bir hafta sonuna “Gala” ismini koyarım.Bu iki tatil günümde rutin işlerimi asgariye indirip kalan zamanı sinemaya ayırırım.Eğer vizyonda izleyebileceğim türden filmler varsa giderim.Yoksa DVD arşivimi genişletecek seçimler yaparım.
Geçtiğimiz hafta sonu iki film izleme fırsatım oldu.Bunlardan biri Bruce Willis’in başrolü oynadığı Suretler (Surrogates)’di.U 571 ve Terminatör 3 gibi filmlerin yönetmeni olan Jonathan Mostow, izleyiciyi yine şaşırtmamış.Filmi izleyince iyi ki de sinemaya gidip parayı batırmadık diye sevindim açıkçası.
Bilim-kurgu çektiğiniz zaman iki zıt kutbu aynı anda işleyecekseniz eğer senaryonuzu da ona göre ayarlamanız lazım.Filmde insanlar evlerinde otururken dışarıda onların tıpa tıp aynısı veya daha yakışıklısı/güzeli olan robotları dolaşıyor.Bu robotlar sizin maddi manevi her işinizi görüyor.Siz ise oturduğunuz koltuktan onları yönlendiriyor ve eğer onlar sizin adınıza bir kızı öpüyorsa bunun zevkini %100 alıyorsunuz.Şimdi böylesi bir gelişmişliği etrafta dolaşan Chevrolet’lerle ve her şeyin hemen hemen aynı günümüzde ki gibi olduğu mimari yapılar ile seyirciye sunarsanız tezada düşmüş olursunuz.Haliyle de bu tezat izleyicide rahatsızlık uyandırır.Paragrafın başında değinmiş olduğum üzere senaryo bir şekilde görsellik ile senkronize edilmeli.Bu tezadı uygun bir yıkım senaryosu ile senkronize etmiş Vin Diesel’in başrolü üstlendiği Babylon A.D. vardır.İMDb puanı (5 civarı) her ne kadar kötü olsa da senaryo ve görsellik arasındaki uyum Suretlerden kat kat iyi idi.Bu kısa sinema eleştirisinden sonra (Konumuz ile birebir bağlantılı olduğu için üzerinde durdum) çekirdeği oluşturacak kısma geçiş yapabiliriz.Binaenaleyh, söz konusu uyumsuzluk klasik eşlemelerimden birini daha yapmama vesile oldu.
FELSEFİ YAKLAŞIMIMA DAİR BİR DERKENAR
“Bir kitap okudum hayatım değişti!” kalıbı bende daha ziyade “Bir film izledim atmosferim değişti(!)” şeklinde teşekkül ediyor(!) Bu durumdan da açıkçası mutluluk duyuyorum.Zira yeni görsel şahitlikler, yeni eşlemeler yapmama vesile oluyor.Bu reaksiyon, inandığım değerlere olan bağlılığımı pekiştiren örnekler kaleme almamla sonuçlanıyor.
Söz konusu nedensellik silsilesinin yeni parçası olan Suretler, “Toplum çözülürken!” vurgusunun şu sıralar kafamda derin izler bıraktığı düşsel seyahatimi noktalamamı sağladı.
Düşsel seyahat derken kastım, Descartesvari “De omnibus dubidantum” (Her şeyden şüphelen) felsefesinin belirsizliklerinde gezinmek değil, var olanı sınırsız hayal gücü ile çeşitlendiren ve bu çeşitlendirmeyi yaparken “ideal” olanın ferahlatıcı boyutuna ulaşan Julse Verne düşüncesi ile yolculuktur.
“Peki bu düşsel seyahat nasıl yapılır?”
İfrat ve tefrit (Ölçüyü aşma ve yeterli ölçüde olmama) arasında gezinerek.
Burada haklı olarak şu soruyu soracaksınız: “Her şeyden şüphelenme durumu da bir “ifrat” değil midir?”
Benim üzerinde durduğum çıkarım varlık sahasını sorgulayıcı bir düzlem kullanmaz. “Düşünüyorsam o halde varım!”dan ziyade “Düşündürülüyorsam; o halde var!” perspektifinde hareket edilmesi gerektiğine inanıyorum.Zira en basit anlamda; düşünüyorsan, düşünememe durumuna geçme kabiliyetinin olmadığının da farkına varmışsın demektir.Bu fark, varlığı kesin olan “o” olguyu -seni kontrol edeni- sorgulanamaz kıldığı gibi, Descartes düşüncesinin temelinde yatan “Metodik şüphe”nin ilk safhasını da çürütür.Çünkü siz Tanrı’dan şüphe edemeyeceğinize göre, zincirin, son haline gelmesi de mümkün olmayacaktır(Metodik şüphenin öngördüğü zincir: Önce tanrıdan, çevreden, kendinden ve başka insanlardan şüphe eder.Bunu şüphe edemeyeceği son sınıra kadar götürür.Şüphe etmek düşünmektir.Düşünmek varolmaktır.) Bu bağlamda, “Her şeyden şüphe etmek” durumunun varlık sahasında var olması mantıksızdır.Dolayısıyla ölçüt olarak alınması ve ifrata dahi pozitif örnek olarak verilmesi abestir.
Düşündürülüyorsam; o halde var!
Var olan o üstün iradeye iman, insanın varlık sahasında ki yerini –şüphelere yer vermeden- belirledikten sonra “Bu imanın gerektirdikleri nedir?” sorusu cevabı beklenen sualler arasına girer.Keza bu gerekliliklerin temyiz noktası –vahyin muhatabının meşrutiyeti- sorgulanır.Bu kısımlar konumuzun dışındadır.
Velhasılıkelam, felsefi yaklaşım kavramlarda, olgularda, insancıl dürtülerde ve fıtri bilimlerde kargaşa yaratmamalı, ademoğlunu kaosa, hiççiliğe sürüklememelidir.Bu sonuçların doğmasına vesile olacak hiçbir uğraş, alim harcı değildir.Bu nedenle, felsefi yaklaşımım sonsuzluğun sahibinden ürkmeden, hayal sınırlarını zorlayıcı çıkarımlara ulaşmayı temel almaktadır.Bu hayali seyahatlerin elde olan reel verilerle kıyaslanması ise ikinci aşamayı oluşturmaktadır.Salisen, bu kıyasların ürünü tüm mantıki çıkarımlar vahi süzgecinden geçirilir ve nihai kertede hayalin insanı ifrat ve tefritte gezdiren seyri; ideal bilgiye ulaşmakla son bulur.
Ulema ve filozof arasındaki çekişmenin temel nedeni, felsefenin –söz konusu edilmiş kısmının- esneksizliği ile dinin –çürütülmüş birimlerindeki- bağnazlığında yatmaktadır.Savunduğum geçiş formu filozofun gardını düşürürken, dindarın mutaassıplığını yumuşatmaktadır.
TOPLUMSAL TAHLİL
“Toplum çözülürken!” vurgusundan dem vurduğum şu zaman aralığında Suretler, kafamda dönenlerin görsel bir yansıması olarak karşıma çıktı.İsterseniz filmin ilk bölümlerinde yaşanmış bir diyalog ile başlayalım.
Maggie Greer (Bruce Willis’in eşi) : Neredesin? (Kadın robot haliyle eşine soruyor.)
Burada şunu tekrar dile getirmekte fayda var.Bu robotlar ya hakiki insanların 20-30 yıllık genç halleri yada daha yakışıklı veya güzelleri.
Evin içinde etli kemikli dolaşan hakiki insan, insandan ayırt edemeyeceğiniz robot eşine cevap veriyor:
Ajan Greer (Bruce Willis): Odada şarj oluyor.
(…)
Ajan Greer: Sanmıştım…Düşünüyordum da…Birlikte çok fazla zaman harcamıyoruz!
Maggie Greer: Her gün beraberiz…
Ajan Greer: Robotlarla aynı şey değil! (Tabi aynı şey olmaz!)
Maggie Greer: Bu harika…
Kadının bu yanıtı robotların sonunu getirecek sürecin bir nevi başlangıcını teşkil ediyor.Zira bu gazla Ajan Greer, film sonunda robotların kökünü kurutacak düğmeye basıyor ve filmin en vurucu sahnesi beyaz perdeye yansıyor.Tüm robotlar sanki fişleri çekilmiş gibi yere düştükçe sokaklar sessizleşiyor.Ahirinde bornozlu, pijamalı ve eşofmanlı hakiki insanlar ne olup bittiğini örenmek için yavaş yavaş dışarı çıkmaya başlıyorlar.Yüzleştikleri ise sadece “gerçek” oluyor.Sadece: Kendileri!
Bakın; film farkında olarak veya olmayarak çok önemli bir mesaj yüklenmiştir.Günümüzde toplumların büründükleri sahte suretler inanın, filmdeki kurgudan pekte farklı değildir.Zira ademoğlu, elindeki tüm imkanları zorlayarak satın almak zorunda bırakıldığı ürünler(converse v.s gibi eğilimler/trendler) ve hayatına tatbik etmeye çalıştığı magazinsel retorik aracılığıyla robota dönüşüyor.
Ekşi Sözlük’te iPod Shuffle için girilmiş bir entry: “(..)ulan converse giyicez diye düz taban olduk, istediğimiz şarkıyı dinlemek için ruh hastası olmayalım.shuffle ne lan?” (john petrucci, 02.05.2009 14:21)
Sevgili dostlar, çözülüyoruz.Olmadığımız şey olmaya zorlanıyoruz.Televizyonu açtığı andan itibaren tahrik edilen; devletin çatısı altında teşekkül edilmiş özerk kurumların biçtiği rolleri üstlenmek zorunda bırakılan; magazin ve pop kültürü ile sarj edilen bir kitle haline dönüştük.
Ali Bulaç bakın geldiği noktada neler söylüyor:“Çoğu zaman yaşadıklarımızın gerçek mahiyetini büyük teoriler, kuramlar içinden anlamaya çalıştığımız zaman, asıl ve fakat basit gerçekleri kaybederiz. İstanbul’un gecekondu semtinde yaşayan sıradan bir insanı düşünelim: Bu insan için reel durumla ideal durum arasında büyük bir mesafe var; arzu ettiği ve ulaşmak istediği çıta çok yüksek; fakat içinde bulunduğu maddi durum, reelde sahip olduğu gelir, buna ulaşmaya hiçbir şekilde yetmiyor. Ancak televizyonu açtığı andan itibaren onunla tahrik ediliyor ve bu durum, bizzat bireyin kişiliğinde bir parçalanma ve yırtılma meydana getiriyor. Bir bakıma nevrozların ve şizofrenik hastalıkların çokça yayılma sebeplerinden bir tanesi de budur. Mesela bu basit gibi görünen faktör, toplumun çözülmesinde önemli bir sebep sayılabilir, nitekim öyledir de.”
Reel durum ve beklentiler arasındaki muazzam uçurum, insanları şizofrenik yapmakla kalmadı toplumdan tamamen soyutladı.İnsanlar reel hayatta umduklarını bulamayınca yalnızlığa düşüyorlar.Bu yalnızlığın giderilme süreci ise tam bir kısır döngü mahiyetinde gerçekleşiyor.Birey kendini internete, alkol ve uyuşturucuya veriyor.Abuk inanışlar, mehdiler ve şehlere bağlanılıyor.Aile içindeki ilişkiler kırılıyor.Tam da Ajan Greer’in yaşadıkları sahneleniyor.Mesela: Kendini internete veren çocuklar yemek saatlerine “WARRIOR EPIC” olarak iniyor.Bu sanal dünya haliyle nostaljik bir kültürde yer edinemiyor.Dolayısıyla çocuklar babaanne ve dedeleriyle vakit geçirmek istemiyor.Diğer taraftan kendini magazin kültürüne kaptırmış ebeveyinler, fuhuşun olağan hale getirildiği diziler ile besleniyor ve bu rol modeller ile “ikinci bahar” diye niteleyebileceğimiz hayaller ile ömür sürdürülüyor.Aile fertleri suni kimliklere büründükçe iletişim haliyle azalıyor, yalnızlık artıyor.Toplumun en önemli birimi olan aile içinde gelişen bu amorfluk makro boyutta daha derin hissediliyor.
-Bu durum nasıl aşılacak?
Şahsi kanaatim, bu durumun yetişkinlerin İslami bir koda oturtulmuş kişisel fedakarlıkları ile aşılacağı yönündedir.Fedakarlık, İslamiyet’in öngördüğü kurallar bütününe uyarak nefsi takva sınırları içersinde hapsetmektir.Bakın, bu teşhis şuurlarda “muhafazakarlık” olarak şekillenmesin.Zira muhafazakarlık ideal/sahih dini öldürüyor.Muhafazakarlığın yayılması dinin ideal mecralarda yaşanılabilir olması demek değildir.Çoğu toplumda gelişen muhafazakarlığın dini söndürdüğü görülüyor.Her şey bir tarafa laik sistemin hakim olduğu devletlerde toplumun bu tutumu din-devlet ilişkilerini geriyor.Oysa İslamiyet ideal varlığını laik bir yapıda da sürdürebilme erkine sahiptir.Türkiye bugün bu durumun en açık örneğidir.Zira devlet kurumlarının laikleşmesi, toplumun seküler (secularize)[1] bir kimliğe bürünmesi ile sonuçlanmamıştır.[2]
Değerli dostlar, İslamiyet taştan ve tahtadan oyulmuş putlara kul olmuş bir toplumu irşad etti.Zamanın cehaleti ve bağnazlığına rağmen peygamberi ile tarihi tekrardan başlattı.Saygıda, sevgide, anlayışta, hukukta, demokraside, özgürlükte, sağlıkta ve sair alanlarda tarihin seyrini değiştirdi.Vahiy ve sünnetin kıskacında dövülen malzeme bugünden çok daha katı (dogmatik), siyasal sistem daha da elverişsizdi.Lakin mükemmel sonuçlar alındı.
Bu bağlamda tarihin seyrini de referans alarak günümüz koşullarının Toplum-İslam senkronizasyonu için fazlaca elverişli olduğunu gözlemleyebiliriz.
Diğer taraftan, dönem itibariyle öğrenebilme erki ve imkanları günümüz ile kıyaslanamayacak kadar kötüydü.Bugün bilgi kaynaklarına ulaşabilmek bir “tık” kadar uzağımızda.Bu nedenle, benim ebeveynlere tavsiyem: Çocuklarınızı doğru bilgiye yönlendirin!
Benliğinizi kırıp; nefsi arzularınızdan sıyrılın.Ailevi bağlarınızı manevi temeller ile güçlendirin.Fuhuşun, ahlaksızlığın, yalanın ve sair vasıfsızlıkların meşru hale getirilmeye çalışıldığı yayımlarla değil!Markalara dayalı maddi israfın meşruiyet kazandığı karakterlere duyduğunuz fanatizmle değil!
Eğer siz; değerli olmanın Rolex takmak, Aquascutum giymek ve iPhone kullanmaktan ibaret olmadığını aşılarsanız bu durum aşılabilecektir.Unutmayın, maddiyattan maneviyata; geçici olandan daim olana; suretlerden gerçeklere geçiş için önümüzde engel olarak duranlar sadece bize dayatılanlar.
Bilgisayar mı? Yoksa televizyon mu?
Hangisi ailemizin bekasından önemli?
Hem basmanız gereken düğme inanın ajanınki kadar komplike değil?
Olsa dahi…
Allahaşkınıza; sonucunda “gerçekle” yüzleşmek var!
Değmez mi?
[1]S.Jhonson, “Dictionary” -1755 (“secularize: uhrevi olguların günlük hayattan soyutlanması, arındırılması.”)
[2]Kavramsal çerçevede “Laik”çiliğin kamusal alandaki beklentileri ele alındığında Türkiye’de akımın (Fransız Laikçiliği) tam manasıyla amacına ulaşmadığını söyleyebiliriz.Zira sivil toplum, kamusal alan üzerindeki hakimiyetini günbegün artırmaya devam etmektedir.Daha geniş bilgi için bkz. Gerard Delanty “Modernity and Postmodernity: Knowledge, Power and Self”
Yayınlanan makalenin tüm hakları gencmakedonyalilar.net grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, alıntılanan makaleye aktif link verilerek kullanılabilir.Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
celadin (10 months ago)
guzel olmus
Veysel Saraç (10 months ago)
sağol