Yeni bir Uluslararası İlişkiler teorisi: “Anti ENEİZM”

By Semih Sarıca | Nisan 17, 2011 at 4:42 pm | No comments | Araştırma/Analiz

Yeni bir Uluslararası İlişkiler teorisi: “Anti ENEİZM”

ve

Realizmin bu doğrultuda pozitif eleştirisi.

 

[Semih SARICA]

Makale içinde alıntılar mevcuttur.Bu alıntılar

Osmanlıca ve  Arapça kelimeler içermektedir.

Sözlük sayfa sonuna eklenmiştir.

Gözü batsın şu muhalif kişiliğimin(!) Dil konusunda da fırlamalık yaptığı anlardan biri daha!Lakin bu sefer kendi kendini eleştiriyor.

“Türkçe konuşmak/yazmak varken nedir bu görmemişlik” diye topa tuttuklarım başlığı okurken kıs kıs gülmüşlerdir.

Va hasreta! Her ne kadar “anti” kelimesinden hoşlanmasam da dilde olan bir şey değil, aynı mana ve karizmaya sahip Türkçe sözcük yok!..

Eneizm ise ayrı bir dert, farkındayım.Lakin “Ene” kelimesine aynı ilizyonu/büyüyü ve hissi verecek başka bir ek bulamadım.Arapça bir kelimenin “izm” ekini alması biraz garip kaçsa da merak uyandırıcı olduğu inkar edilemez.

Aslına bakılırsa Türkçe bekçiliğine soyunmamın asıl nedeni onu çok iyi yaptığımdan veya bu konuda bir adanmışlığımın olduğundan değil, yazının bütününü tamamlamış olmama rağmen giriş bölümünde ciddi sorunlar yaşadığımdandır…

Dürüst olmak her zaman iyidir!Biz asla okuyucuyu kandırmayız(!)

Herneyse “Ene” Arapça bir kelimedir.Türkçe karşılığı “Ben”dir (Gr:Birinci şahıs.Zamir).“Neden Türkçe karşılığını kullanmadın birader!” dediğinizi duyar gibiyim.Birincisi, “Ben” kelimesine Türkçe’de olmayan “izm” ekini ekleseydim bir başka hataya düşmüş olacaktım.İkincisi, fark edeceğiniz üzere Türkçe karşılığı “Benizm” hem görünüş hem telaffuz itibariyle feci bir kelime olacaktı!Bu yüzden her ne kadar Arapça’yla da uyuşmasa konuşma dilimizin yabancısı olan bir kelime “Ene”.Tüm bunların yanında, ileride teorimi açıklarken Ene’nin asıl kullanılma sebebini de öğrenmiş olacaksınız.  

Konunun özüne dönmek daha doğrusu şu lanet giriş bölümünden kendimi ve sizi kurtarmak için hafiften uluslararası ilişkilere ve onun kimlik sorununa değineyim.

Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi binasının A1 isimli amfisindeyim.İçeride 200 kişiden fazla öğrenci var ve hepsi de en az benim kadar heyecanlı.Merakla derse girecek hocayı bekliyoruz.Tabi heyecan duymayan bir sürü arkadaş da mevcut(Bunlar bir yıl önce şahısla tanışmış lakin her ne hikmetse bir daha aynı dersi alma ihtiyacını duymuş olanlar.)

Bekleyiş ve merakı sona erdiren giriş ve Tayyar Arı’nın ilk cümleleri: “Hepiniz diplomat olmak istiyorsunuz.Ama olamayacaksınız!” bir anda neye uğradığımı şaşırıyorum.Kendi kendime “Ulan benim ne işim var burada o zaman” diye sorduğum o günden bu güne kadar üç yıl geçmiş.Hala kendime ben neyim diye soruyorum(!)

Herneyse ben tüm bunları aştım(?)

İşin komik kısmını bir tarafa bırakıp; bu sanat-ı acip, ne olduğu kestirilemeyen bu meslek-i muammaya yöneltilen sorulardan: “Bir bilim midir?”, “Teorisi, paradigması olur mu?”, “Varsa uygulanabilirliği ne derece mümkündür?”, “Başlangıcı nedir?” gibilerine kısmen cevap alabilmek için uluslararası ilişkilerin tarihi gelişimini ve hemen arkasından teorik ve metodolojik sorunlarını ele almaya çalışmak etkili bir yöntem olacaktır.

Uluslararası ilişkilerin tarihi gelişimine, Hocam Prof. Dr. Tayyar Arı’nın etemm çalışması “Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika” kitabından alıntılarla değinmek kapıyı aralamada yardım sağlayacaktır.

“Uluslararası İlişkiler alanında XX. Yüzyıla kadar sistematik analiz konusunda kapsamlı sayılabilecek bir çalışma yapılmamış olduğu görülmektedir…

 

Uluslararası İlişkiler alanında yapılan çalışmaların XX. yüzyılda başladığı konusu bu alanda yapılan araştırmalar ve yayınlanan kitaplardan da anlaşılmaktadır.Çünkü bu yüzyıldan önce alana ilgili kitap yayınlanmadığı ve belli akademik toplulukların henüz oluşmadıkları ve uluslararası ilişkiler ile ilgili ilk başvuru kitaplarının I.Dünya Savaşı’ndan hemen sonra yayınlandığı dikkat çekmektedir…” 

 

Sayın Tayyar Arı şöyle devam etmektedir:

 

“Bununla beraber, Uluslararası İlişkiler konusunda esas kapsamlı çalışmaların II. Dünya savaşı sonrası dönemde ABD’de yapıldığı kabul edilmektedir.Bu çalışmaların özellikle Amerika’nın Asya ve Avrupa politikasında doğrudan yer almasıyla başladığı bunların da daha çok uluslararası hukuk ve antlaşmalar üzerinde yoğunlaştığı dikkati çekmektedir(…)Başka bir deyişle iki savaş arası dönemde yapılan çalışmalarda uluslararası ilişkilere sadece bir diplomasi tarihi olarak bakan anlayıştan biraz olsun uzaklaşılmış; uluslararası hukuk ve uluslararası örgütler bazında yapılan çalışmalar ağırlık kazanmaya başlamıştır” [1]

Görüldüğü gibi Uluslararası İlişkiler diğer bilim dallarına nazaran daha körpe bir maziye sahiptir.Keza Siyaset Bilimini Niccolò Machiavelli’e (XIV-XV. yüzyıllara) dayandırmak mümkündür.Lakin “Uluslararası İlişkiler” hammaddeleri XIX-XX. yüzyıllarda aranmalıdır.Arayışın bu yakın döneme rast gelmesinin nedeni onların bulunabilirliğinin zorluğundan değil, onları öğütecek makinelerin ancak bu yüzyıllarda icat edilmeye başlanmasındandır.

Takdir edersiniz ki bu kadar kısa süre zarfında bilimsel bir teorinin geliştirilmesi güçtür.Bu güçlüğü destekleyen (support) başlıca faktörler arasında en önemlisi olarak saydığım “iç faktör” şu benzetmeme konu olabilir: Yeni doğmuş sahipsiz bir bebeğe, farklı farklı isimler vermeye çalışan hastane yönetimi, onu emzirmeye çalışan binlerce süt anne ve evlat edinmeye çalışan yığınla adaydan oluşan insanları; ayıklamak ve en uygununu seçmek nasıl güçlük arz edecek ise aynen öyle de son kertede yapılan yoğun çalışmalar ve bu alana duyulan aşırı ilginin sağladığı korkunç materyal, Uluslararası İlişkileri işin içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur.

Binaenaleyh, bilimsel bir teorinin geliştirilememesi kavramsal/metodolojik sorunları da ortaya çıkarmıştır.Bu durum uzlaşmayı ütopya haline getirmiş alanı ciddi zorluklar içinde bırakmıştır.

Metodolojik sorun bu alanda önemli bir tartışma konusudur.Deutsch’dan Snyder’a kadar, yazarlar arasında metodoloji konusunda da bir uzlaşmanın olmadığı görülmektedir.Bunun önemli bir nedeninin bu güne kadar bu alanda bilimsel bir teorinin geliştirilmemiş olması olduğu ifade edilebilir.Alanın sınırları ve temel inceleme konusu üzerinde tam bir görüş birliği bulunmuyor.Oysa Uluslararası İlişkiler alanında yaşanan bu tür sorunlar Siyaset Biliminde görülmemektedir.Dolayısıyla zaman, zaman uluslararası ilişkilerin bilim mi, sanat mı yoksa her ikisi de mi olduğu gibi konular tartışılan sorunlar arasında yer alabilmektedir (Johari, 1985: 79-80)   

Bu gelişmelerin etkisiyle birlikte  Uluslararası İlişkilerin bilim olduğunu ispat etmeye (Kaplan ve Easton gibi yazarlar) çalışanların öncülüğünde empirik/davranışsal/bilimsel yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.[2] Bu yaklaşımları tek tek açıklamaya girişilmeyecektir.Lakin teori sorunu ve uluslararası ilişkilerde farklı teori ve metodolojilere –geçiş bölümü niteliğinde olacağı için- hafiften değinmeye gayret göstereceğim.

Bu alanda kapsamlı (“büyük”) bir teori geliştirmeye dönük çalışmalar esas olarak “idealistler” ile “realistler” arasındaki tartışmalarla başlamış ve çoğu bugün için “gelenekselci” grupta değerlendirilen bu yazarlar alanın gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır.[3]

 

Gelenekselci diye adlandırılan görüşü eleştiriye tabi tutanlar Davranışsalcılığı ortaya çıkarmıştır.Bu alanda bir diğer ayrım “Empirizm” ve “Normativizm” ayrımıdır.Teoriler aracılığı ile yapılan tartışmalar bu kadarla sınırlı kalmamış “mikro”/“makro” teoriler, “realizm”/“pluralizm”/“globalizm” ve “pozitivizm”/ “post pozitivizm” eksenlerinde sürüp gitmiştir.

Yukarıda ki karmaşıklığı kısmen giderecek bir sınıflandırma yapmak yerinde olacaktır.Akabinde teorilerin bazılarına değinmeye, değinirken yeri geldikçe karşısında şiddetle durduğum yönlerinden faydalanarak yavaş yavaş kendi teorimi bina etmeye başlayacağım.

Aşağıda sınıflandırılması yapılmış olan teorilerin hepsi tek tek incelenmeyecektir.

 

-Uluslararası İlişkilerde Çatışmayı Açıklayan Teoriler.

  Realizm ve Neorealizm

  Jeopolitik Teoriler

  Oyun Teorisi

  Globalist Teoriler

-Uluslararası İlişkilerde İşbirliğini Açıklayan Teoriler.

  Pluralizm

  Liberalizm

  Transnasyonalizm ve Karşılıklı Bağımlılık

  Uluslararası Entegrasyon Teorileri

  Çoktaratflılık ve Rejim Teorileri

-Çatışma ve İşbirliği Ayrımı Yapmayan Teoriler.

  Uluslararası Sistem Teorisi ve Karar verme Teorisi

İlk etapta, Uluslararası İlişkilerde çatışmayı açıklayan teorilerden en meşakkatlisi olan realizme ve ona yöneltilen eleştirilere kısaca değinelim.Karamsarlıkta başı çeken realizmin Thucydides’ten başlayarak Machiavelli ve Thomas Hobbes’e kadar uzanan serüveni içersinde ahlaktan yoksun olduğu, aynı zamanda adalet ve insanlık gibi kavramları tanımaz bir çizgi izlediği görülmektedir.

Uluslararası ilişkileri anarşik bir ortam olarak tanımlayan realizmin öncülerinden “tanrıtanımaz” Hobbes’e göre bir doğa durumunda her insanın birbiriyle savaş durumunda olduğu gibi bir üstün otoritenin olmadığı ve doğa durumunun devam ettiği varsayılan uluslararası sistemde de her devletin birbiriyle savaş halinde olduğunu ve dolayısıyla sistemin anarşik bir özelliğe sahip olduğunu varsaymaktadır.

*Bu karamsarlığın yanında Realist teoriye ve savunucularına yöneltilen en gözde eleştiri her türlü uluslararası politika ve dış politika olgusunu tek bir kavramla “güç” kavramıyla açıklamaya çalışmaları ve diğer bütün değişkenleri göz ardı etmeleridir. Ve fakat, realizmin ketum savunucularından Morgenthau aynı zamanda hocası Hobbes’in de vardıkları temel sonuçları  -mücadelenin ve savaşın insan doğasından kaynaklandığı, sonucu – eleştiriye en müsait hataları olduğu aşikardır.Bu kısma ileride daha ayrıntılı olarak değinilecektir.

 

*Burada realizm ve savunucuları ele alınırken bitişik bir yöntem kullanılmaktadır.Bu yüzden tüm bu yazarların farklı farklı prensipleri olduğu unutulmamalı ve bu konuda daha geniş kaynaklara başvurulmalıdır!

Realizmin, iki dünya savaşı arasında ezilmiş “Liberal Ütopyacılığın” bıraktığı boşluk ve Hitler gibi liderlerin şiddet başvuruları karşısında güç kazanıp taraftarlar toplamaya başladığı bilinmektedir.Böylesi yıkılmışlığın kendine isim aradığı bir dönemde realizmin fırlamasına şaşırılmamalıdır.Dönemin realizmine yöneltilebilecek en açık eleştiri ve hedef alınabilecek zaaf içeren noktalarından en belirgini, yukarda da ifade ettiğim gibi insan doğasının kirliliğini savunması, politikanın tamamen ahlaktan yoksun olması savı(Machiavellizm), bencil bir ahlak anlayışını yansıtan Hobbesien düşünce etrafında örülmesi ve gücün hak doğurduğunun savunulmasıdır.

Burada realizmin sisteme bakışına yön veren temel unsur gözlemlenmektedir. Machiavelli’den tutun ta Hobes’e kadar farklı kılıflara bürünen  insan doğasının kirliliği ve bu merkezden hareketle örülen bir karamsarlık mevcuttur.Bu temel sav’a karşı eleştirel yaklaşma nedenim aslında buna doğru yön verilememesi ile ilgilidir. Bu konuya da ileride daha ayrıntılı bir şekilde değinilecektir.

*Çatışmayı açıklayan bir diğer Uluslararası İlişkiler teorisi olan Globalizm ve ondan neşet eden Marksist ve Emperyalist teorilerden hiç bahsetmeyeceğim.Çünkü Globalizm, uluslararası sistemi yoğun bir şekilde ekonomik nedenlerle açıklamaya çalışmaktadır.Sahip olduğu bu “kısır perspektifi” zamanımız Uluslararası konjöktüründe defnedilmeye mahkumdur.Diğer taraftan, Tek bir yaratıcının varlığını tamamen yadsıyan maddecilik merkezli bir düşünce temelden çürük olduğu için, kesinlikle önem arzetmeyeceği kanısıyla Marksizm ve Emperyalizm(kısmen) kayda değer görülmemiştir.

 

*Hobbesien yaklaşımda da yaratıcının varlığı yadsınmakta, o bölüme neden değinildi? Sorusuna cevap olarak:Marksist kuramın sahibi Karl Marx’ın temelden Tanrıyı yadsıması Realizmin birkaç savunucusunun “tanrıtanımazlığı” ile eşdeğer tutmak, Realist Teoriye  haksızlık Marksizm’e çifte standart olacaktır.Aynı zamanda tekrar belirtmekte fayda var! Teoriler geniş bir kapsamda ele alınmamaktadır.Bu bağlamda Uluslararası ilişkilerin çoğu gereksinimlerini karşılayan teorilerin mikrosuna inilmemekte, Marx’ın ekonomik çözümlemeleri, Globalistlerin ekonomik yaklaşımları yine bu doğrultuda Realistlerin Pluralistlere, Globalistlerin Realistlere eleştirileri gibi konular incelenmemektedir..

Tüm bunlarla birlikte, uluslararası ilişkileri işbirliği olarak açıklayan teoriler de mevcuttur.Bu teoriler arasında başı çeken Pluralizm ve Liberalizmdir.

“Pluralizm, özellikle sistemin değişim geçirdiği 1960’lı ve 1970’li yıllarda uluslararası ilişkiler alanında uluslararası politika ve iç politika arasında ayrıma giden ve devlet merkezli (Realizm) bir analizi benimseyen düşünce okullarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.”[4]

Liberalizm ise, “Belli amaç ve idealleri olan bir siyasal düşünce geleneğini temsil etmektedir.Liberalizm, bir ideoloji olarak özellikle İngiltere ve ABD’de XVII. ve XIX. yüzyıl siyasal ve ekonomik düşünce tarihinde etkili olmuştur.Klasik liberal düşünce, eşitlik, rasyonellik, özgürlük ve mülkiyet kavramları üzerine inşa edilmiştir.”[5]

* * *

Teorilere kısaca değindikten sonra en evvela realistlerden başlayarak eleştirilerime şekil vereceğim.Çünkü, bireyi anlamayan, anlamaya çalışırken onu ya çok uçlara yada diplere indiren mübalağalı yaklaşımlar Anti Eneizm’in çıkış noktasını oluşturmuştur.Bununla birlikte realist okulun uluslararası sisteme bakışına genel anlamda taraftar olduğum için teorinin bireyi yanlış analiz etmesinden doğan hatayı düzeltmek ayrıca benim için önem arz etmektedir.

Öncelikle, Realistlerin savunduğu insanın doğası itibariyle kirli olduğu savı doğru bir savdır.Ancak bu doğruluğa doğru bir yön vermek elzemdir.Zira bu nokta-i nazardan naturalizm ve materyalizm gibi ahmakâne düşüncelere ve safsatalara derin bir yol açılabilir.Zaten bireyin çözümlemesini düzgün yapamayan klasik realistlerin gerçekçi yaklaşımları bu yüzden farklı algılanmıştır.

Klasik realizm, insan doğasına olumsuz yaklaşmasından dolayı kötümser olduğu ve bencillik ve kendi çıkarını düşünmenin sadece bazı politikacılara özgü bir özellik olmayıp politikanın temelini oluşturan genel bir durum olarak gördüğü için eleştirilmektedir.İnsan doğası sadece savaş ve çatışmayı açıklamaktaysa barış ve işbirliğinin nasıl açıklanacağının yanıtsız kaldığı düşünülmektedir.İşte yeni realistlerin (Neorealistler) bu sorunu aşmak ve bu eleştirilerden kurtulmak için insan doğasından uzaklaşarak uluslararası sistemin yapısıyla ilgilenmeye başlamışlardır.(O.L. Holsti, 1995:38)

Holsti’nin değerlendirmesinde dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Yukarıdaki çelişkiyi açıklayamayan klasik görüşü destekleme niyetlileri (yani Neorealistler) bu ikilemin üzerinde durmaktansa, “dedelerinin” çözemediği bu hatadan uzaklaşmayı tercih etmişlerdir.Bu doğrultuda “Analiz edemediğinizi iyileştiremezsiniz” kuralının sonuçlarına da katlanmışlardır.

Kanımca realist teorinin bu ikilemi dışında -sisteme yaklaşımsal- sorunu bulunmamaktadır.Ayrıca Realist teoriye yöneltilen en temel eleştiri öngörme gücünün yetersizliği ile ilgili değil midir? Oysa bu eleştiri günümüzde kendi öz yetersizliğini  kanıtlamıştır.Bu durum Kegley tarafından şöyle değerlendirilmektedir:

 “Realizmin 1939-1989 arası dönemdeki gelişmelerde uluslararası politikayı açıklayan temel bir paradigma olarak kabul edilmekte, açıklama ve öngörme kapasitesine büyük güven duyulmaktaydı.Zira söz konusu dönemde görülen devletlerin alabildiğine güçlenme politikası, emperyalist yayılmacılık silahlanma yarışı, hegemonya mücadelesi ve askeri güvenliğin öncelikli oluşu gibi olaylar realist yaklaşımı çekici kılmıştır.Ancak, koşulların artık değiştiği ileri sürülerek, realizmin mevcut ilişkileri açıklamakta yetersiz hale geldiği ifade edilmektedir.”

Koşulların değişmesinden kast edilenin uluslararası gündemin yoğunluğunun artması/değişmesi, soğuk savaşın sona ermesi, kurumsal işbirliğinin artmış olması v.s gibi çerezlerdir.Bu değişkenlere çerez dememin sebebi özde değişen çok şeyin olmadığını gözlemlediğimdendir.Zira bu değişkenlerin etkinliğini ben, şahsen, Srebrenica’da göremedim(!)Afganistan ve İrak işgalinde hiç fark edemedim(!)Nedense şu sıralar Gazze’de yaşananların ne olduğunu çözemedim(!)Afrika’da halen açlıkla boğuşan ailelere sağladığı faydaları temaşa edemedim(!) Ve hakeza…

Tabi ki işbirliğinin sağladığı avantajlar ve örgütlerin faydaları tamamen yadsınamaz.Hem uluslararası ilişkiler eski döneme göre ciddi değişiklikler geçirmiştir.Zamanın diplomatik, siyasi, ekonomik ilişkileri bugün şekil değiştirmiştir.Keza ikinci vuruş gücünün kazanılması, nükleer enerjinin kullanım alanının yayılması, ekonomik bağımlılıklar v.s caydırıcı unsurlar olmuşlardır.Lakin mevzubahis avantajlar ve işbirliği seremonisi nereden bakarsanız bakın görsellikten çok öteye gidememektedir.İsterseniz “bu bir tat bir doku”  gösterisinin ne kadar mizahi unsurlar içerdiğinin ispatını tersten sayarak yapalım! 

Soru:Dünyada yapılan savaşların hangisinde sivil asker ayrımı kalkmış ve hedef ayırt edilmeksizin saldırılar düzenlenmiştir?

Cevap: 1914 I. Dünya Savaşı.Aynı özellik II. Dünya Savaşında da gözlemlendi.Almanya’nın 7 Eylül 1940’ta Londra’yı havadan bombalaması.

Şimdi bir soru daha: O günden bu güne uluslararası arenada ne değişmiştir(?)

Cevap: BM kuruldu, Avrupa Birliği, NATO v.s gibileri.Değişim büyük.Görsel işbirliği devasa değil mi(?)

Soru:Peki ya sonuç(?)

Cevap:Rusya’nın algıladığı en ufak tehdide karşı önlem olarak aldığı “İşgal”.İsrail’in sivil ayrımına gitmeden yaptığı “Katliam” v.s

 

Liberaller ve neoları, nerede BM (!) Nerede kurumsal işbirliği (!)     

Herneyse şimdi realizmi öve öve toplumsal bir karamsarlığa sebebiyet vermeye gerek yok.

Bu arada, realizmin eleştirisine ileride ki yazılarımda daha ayrıntılı bir şekilde yer vereceğim.

Realizme duyduğum ilginin beni onu eleştirmeye ve bireyi çözümlemesindeki hatalarını tespit etmeye bu bağlamda kendi perspektifimde durumu değerlendirmeme neden olduğunu önceden belirtmiştim.Şimdi bireyin özünü çözümlemede yapılmış hataya  değinelim. 

İnsanın doğası itibariyle doğuştan kirli olduğu düşüncesinin temelinde yatan şey insanın Enaniyetidir.Yukarıda da bellirtiğimiz üzere Benliğidir.Savunduğum Anti Eneist teoriyi anlayabilmeniz için benim Ene’den/Benlikten (Özbenden~Egoistlik) ne anladığımı anlamanız gerekmektedir.

İnsanın hayatı bu merkezden başlayarak örülür.Yaptığı her işini, her eylemini tümcelere dökerek açıklamaya çalışırken her cümlenin  başında “Ben” kelimesini kullanır.Okulda üstün başarı göstermiş bir öğrencinin velisi bile oğluyla gururlanırken kuracağı cümleye “Benim oğlum…” diye başlar ve oğlunun başarısını kısmen yadsıyarak kendi benliğine oradan pay çıkartır.Yemek yapan bir aşçı patatesi, soğanı, yağı ve diğer mamulleri kimin yarattığını düşünmeden tüm payı kendine alır “Yemeği Ben yaptım.” der.Örnekler çoğaltılabilir…

Peki nedir insanı bu kadar egoistliğe sürükleyen? Nedir Karunların, Hitlerlerin doğmasına sebep olan bu duygunun özü?

Bütün kitapların ve bilgilerin fevkinde olan yüce yol göstericimiz Kur’an-ı Kerimde şöyle bir ayet bulunmaktadır:

 

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındı ve ondan korktu. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir.” Ahzâb Sûresi, 33:72.

Ayetin bu Türkçe tefsiri esas tefsiri karşılayamamaktadır.Yani, kelime kelime Türkçe karşılığını naklederken emanetten kast edilenin ve bunun nasıl şuursuz göklere, yere ve dağlara teklif edildiğinin izahı v.s bulunmamaktadır.Biz bilgiden yoksun ve fakat ona çok muhtaç olan insanlara açıklayıcı bir izah getirilmesi şiddetle gereklidir.Bunun için de derin içtihadi ilme ve Kur’an iklimiyle harmanlaşmış yüreklere başvurmak yerinde olacaktır.Zira şu kısmı anlamak Ene’yi çözmede bize çok yardımcı olacaktır.

Ayetin emanetten kastettiğini harikulade fehm etmiş İslam alimlerinden bir olan Said Nursi (Bediüzzaman)** bu durumu Sözler adlı başyapıtında şöyle izah etmektedir:

Şu ayetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi ene’dir. Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz.Şöyle ki:

 

Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garip muammâ, o acip tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künûzunu dahi açar…

Üstad şöyle devam eder:

“Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb-ı Hak, emanet cihetiyle, insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar. Ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onunla keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlâk bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse, kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır.” [6]

 

Evet, görüldüğü üzere insanlığın yaradılışından bu güne kadar mücadele içinde olduğu inkişafa medar özelliklerinden (emanetinden) bir parçası “Ene”dir.Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus ilk paragrafta ifade edilendir.Üstadın ışık tuttuğu hakikat Kur’an felsefesi ile Avrupa felsefesi arasındaki derin bir o kadar ince nüansı gözler önüne serer.Zira İnsan taşıdığı bu özelliği nedeniyle:

-Kur’an-ı Kerim’e göre: hem kötü hem de iyi olabilmektedir.Fakat

-Realist teoriye    göre: insan kötülüğe ve anarşistliği doğurmaya mahkum kılınmıştır.

 

“Temiz Ruh”.Allah ondan ebediyen razı olsun, H.z Mevlana, mealen bu azim hakikate ve Enenin önemine şöyle işaret eder: “Gürzü kendine vur.Benliğini, varlığını kır gitsin.Çünkü bu ten gözü, kulağa tıkanmış pamuğa benzer.”

Yüzyıllar öncesinde, değil elektronik mikroskobun büyütecin zor bulunduğu zamanlarda “Her zerre içinde bir güneş taşır, zerre ağzını açar da güneş çıkarsa o pususundan ortalık tuz buz olur ışıltısından” deyip atom enerjisinin yapabileceklerini görebilen o muazzam ilim, “Her suale cevap var lakin sual sorulmaz” iddiasıyla “Bediüzzaman” unvanını alabilen o şahane deha ve daha milyonlarcası aynı noktaya ışık tutmuştur: Enaniyet!

Ene’nin ne olduğu ve önemi kısmen anlaşıldıysa konunun özüne dönebiliriz.Uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi gibi nice toplumsal bilimleri açıklamaya çalışan teoriler, kuramlar, pragmalar (ne ifade ettiği yazardan yazara farklılık gösteren bu kelimeye –biz- genele uyarak “model” diyelim) üretilmiştir.

Bu üretim serüvenine katkı sağlamış teorilerden –yukarıda da söz konusu edilen-  realizmi, bu bağlamda mercek altına alırsak göreceğiz ki, sağladığı katkı ancak görünenin içinden görünmeyeni çıkarmayı başarabilenler için faydalı olmuştur.İnsanı kötülüğe mahkum etmesi, her şeyi güce dayandırması, bir çıkar yol sunmaması (sistemi “mahkumun ikilemi” oyununa hapsetmesi gibi) maalesef bir trajedidir.

Sonuç itibariyle bu çizgi üzerinde hareket eden ve asıl amaç olan Birey’in çözümlemesini düzgün yapamamış bir çürüklük üzerine nasıl sağlıklı teoriler inşa edilebilir?

Özde sorunlar ve çelişkilerle boğulan metodolojiler nasıl olur da Uluslararası konjonktüre katkı sağlayabilirler? Geçici olarak çözümler sunsalar da sonuçları sağlıklı olabilir mi?

Kinaye tarzındaki bu soruların içlerinde cevaplarını barındırdıkları aşikardır!

Evet, bireyin çözümlenmesi! Eğer böyle bir çözümlemeye ihtiyaç varsa o zaman çözümleme konusu olacak olan deneğin özüne inmek temel bir kuraldır.Söz konusu denek insan olduğu zaman da özünde sakladığı ve sahip oldukları ortadadır.Bunlardan da en önemlisi onun benliğidir.Yani yine bu bağlamda yukarıda da ifade ettiğim üzere istatistiksel bir yaklaşım olan “Analiz edemediğinizi iyileştiremezsiniz” kuralının size öncülük etmesi gerekmektedir.

Hangi karar verme teorisi veya diğerleri Napolyon’un Rusya seferinde yüz binlik ordusunu bine indirmesini, Merzifonlunun ahmakane Viyana kuşatmasını, Enver Paşanın stratejik ahmaklığını, Hitler’in Stalingrad’da ki ısrarını, Bush’un inadının sebebini açıklayabilir.Bu liderleri felakete sürüklemiş olan onların Benlikleri değil de nedir?

Sakın! o zamanlarda ne gezer liberallik, karar verme yaklaşımı v.s demeyin.İnanın ki Napolyon’un Rusya seferi(ve Avrupa serüveni) İsrail’in Gazze işgalinden YÜZ kat daha medenidir!!!

Gelin şimdi bu liderlerin hazin sonlarına değinelim.Enaniyetinin ona boy kompleksi, aşağılık kompleksi ve dahasını bela ettiği Fransız lider, St. Helena adasında kansere yenik düştü.Merzifonlu, paşaları tarafından idam edildi.Enver Paşa, Tacikistan’da  Rus mitralyözüne hedef tahtası oldu.Hitler, ya kendini öldürdü veyahut kaçıp gitti (Ama her iki durumda da korkaklığını tescilledi.)Bush’a gelince, ayakkabıyla Bush avlama oyunu hala bilgisayarımda yüklü!(Flash Player tabanlı acayip zevkli bir oyun.)

Ene’ye doğru yön verilememesinin hazin sonuçları bu açık uç örneklerde olduğu gibi vasatlarında da doğru ve dikkatli yöntemlerle gözlemlenebilir.Tam tersi durumlar ise Fatihleri doğurmamış mıdır?

Eleştiri “değerlendirme” demek

Eleştiri, tanım olarak artık sadece yergi ile eş anlamlı olarak kullanılıyor. Oysa ki bu kavram sözlük anlamı ile, “herhangi bir şeyi olumlu ve olumsuz yönleri ile ele alıp değerlendirmek” manasına geliyor. Eleştiri kavramının geleneksel vurgusuyla olumsuzu çağrıştırması, pazarlamanın ürünü olan “pozitif eleştiri” diye yeni bir kavramın icat olmasına neden oldu. Fransızca kökenli olan pozitif kelimesi sözlük anlamı ile “olgulara, deneylere dayanarak bazı durumları, nitelikleri belli olan” anlamını taşır. Buradan hareketle ‘pozitif eleştiri’ özellikle edebiyat ürünleri ile ilgili kullanılan anlamıyla sadece övgü anlamında değil, olgular ve deneylerle varlığı belli olan şeyin olumlu ve olumsuz yönüyle ele alınması anlamına gelir. Ancak günümüzde ‘pozitif eleştiri’ sadece övgü mahiyetinde bir hüviyet kazanmış durumunda. (M. SAİD ENGİN)/Yeni Şafak gazetesi.

Toparlamak gerekirse Realist teoriyi önce destekleyen ondan sonra onu topa tutan bir çelişki üzerinde hareket ettiğim zannedilebilir.Lakin,

 

Realist teorinin kırılma noktalarından olan, Klasik Realizmin yerini Neo Realizme bırakması

evresinde terk edilen bireysel analiz dikkatimi çekmiş, bu bağlamda birey üzerinde yapılan analizin yanlışlığı tarafımca fark edilmiştir. Amacım sisteme enaniyetten sıyrılmış realist bir  bakış açısıyla yaklaşmanın mantıklılığını  gözler önüne sermektir.

 

Öz olarak, Uluslararası İlişkilere kalıcı çözümler sağlanmak isteniyorsa bireyin her şeyden önce düzgün analiz edilmesi bu bağlamda teorilere şekil verilmesi gerekmektedir.Aslında burada yoğun olarak söz konusu edilen sadece Realizm olduğundan modelin yalnızca ona uyarlanması gerektiği sonucu doğmaktadır.Fakat bu yöntem genele uygulanmalıdır.Enaniyetten sıyrılmış bireyler yetiştirilmeli, Antieneist teori geliştirilmeli, benimsenmelidir!

 

Anti Eneizm bu kadarıyla çoğu insana bir teori olarak gözükmeyebilir.Lakin fikrimce Singer’in de ifade ettiği gibi: “Bir teori asgari mantıksal tutarlılık ve sınanabilme koşullarını sağlıyorsa teori olarak nitelenebilir(…) Dolayısıyla teori, sahip olduğumuz bilgi ile öğrenmeye çalıştığımız bilgi arasında bir köprü işlevi görmektedir.” tespitini teorim karşılamaktadır.

Anti Eneizm’in Genel (general theory) Teori gibi bir iddiası yoktur.Zira Quincy Wright Genel Teorinin sahip olacağı özellikleri şöyle sıralamaktadır:Teori, kapsayıcı (comprehensive), anlaşılması kolay (comprehensible) ve dünya politikasını ve devletler arasındaki ilişkileri kontrol edebilmeyi, anlayabilmeyi, öngörmeyi, ve değerlendirmeyi (evaluation) sağlayabilecek niteliklere sahip olmalıdır.

 

Tüm bunların yanında Anti Eneizm’in bilimsel teorileri değiştirme gibi bir işgüzarlığa soyunduğu da yoktur.Bu görevi yerine getirebilmek için Feyerbend’e göre “yalnızca belli bir metodolojiyi değil hiçbir istisna tanımaksızın bütün metodolojileri ve bunların düşünülebilecek bütün çeşitlerini anlayabilmeli ve uygulayabilmeli (…) ve bunların birinden diğerine en çabuk ve en beklenmedik şekilde geçebilmeye hazır olmalıdır” Tüm bu sayılan ve kanımca kesinlikle gerekli özellikler Anti Eneizm’in savunucusu yazarda bulunmamaktadır.

 

Belirtmekte fayda var, bilindiği gibi bir bilimsel uğraşın temel hedefi, insanların karşı karşıya olduğu sorunları çözebilmek amacıyla gerekli olan veya araştırmacının salt entellektüel tatmin aracı olarak gördüğü bilginin elde edilmesi ve kodlanmasıdır.(Singer, 1972: 85) Teori demekten şiddetle kaçınanlar için tatminkar bir cevap olduğunu düşündüğüm bu tespite binaen “Bilimsel Uğraş” tanımı tarafımca sineye çekilebilir.

* * *

Teoriler ve onların sahipleri ile uğraşmak derin bir uğraş ve zaman ihtiyacı aramaktadır.Ben çözümleme yapmaya çalışılmış çalışmalardan yararlanarak, çalışmamı vücuda getirdim.Oluşturulmuş bir yapıyı çözmeye çalışmak insanı bu kadar yorabiliyorsa onun yapımında bulunmak nedenli zordur kıyas edilsin.Dolayısıyla yaptığım tüm eleştirilere rağmen Teorisyenlerin hepsine –Yaratıcıyı inkar edenler de dahil olmak üzere çünkü her doğru zıddıyla bilinir- gönülden teşekkürlerimi sunmaktan kalemimi alıkoyamıyorum.

Oran Young’un “Çıplak kralı giydiren işgüzar terzi” benzetmesini de ben bana yakıştırılmadan üzerime alıyorum.

Son olarak, Teorimin müspet yollarla geliştirilmesine gönülden destek vereceğimi fakat şimdiden Neo-Anti Eneizm gibi tabirlere karşı olduğumu belirteyim.(Devam edecektir)

İlerleyen haftalarda görüşmek dileğiyle.

**Zamanın ışığı anlamına gelir.Yüzyılın, zamanın alimi olarak da kullanılır.Bir nevi unvandır.   

[1]Tayyar Arı,“Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika”, 6.Baskı, 2006, Giriş.     

[2]Tayyar Arı,“Uluslararası İlişkiler Teorileri”,4. Baskı,Kasım 2006,s.40

[3]Tayyar Arı,“Uluslararası İlişkiler Teorileri”,4. Baskı,Kasım 2006,s.181

[4]Tayyar Arı,“Uluslararası İlişkiler Teorileri”,4. Baskı,Kasım 2006,s.343

[5]Tayyar Arı,“Uluslararası İlişkiler Teorileri”,4. Baskı,Kasım 2006,s.354

[6]Said Nursi,“Sözler”, Otuzuncu Söz (Zerrat Risalesi). Envar/Sözler/RNK neşriyat.

SÖZLÜK:

ETEMM : Bütün, tam, eksiksiz.

MÜTEADDİD: Pek çok. Türlü türlü, çeşitli.

VECHÎ : (Vechiye) Yüz ile ilgili.

ŞECERE-İ TÛBÂ : Cennetteki Tûbâ ağacı.

ŞECERE-İ ZAKKUM : Cehennem ağacı.

MUKADDİME : Önsöz, başlangıç, evvel gelen, öne geçen.

KÜNÛZ : Hazineler, defineler.

KÜNÛZ-U MAHFİYE : Gizli hazîneler.

TILSIM-I MUĞLAK : Anlaşılması zor, kapalı gizli şey.

ESMÂ-İ İLÂHİYE : Allah`ın isimleri.

MUAMMÂ-İ MÜŞKÜLKÜŞÂ : Anlaşılması, açıklanması zor mesele.

TILSIM-I HAYRETFEZA : Hayret verici gizlilik.

ÂLEM-İ VÜCÛB : Allah`ın zât, sıfat ve isimlerini ifâde eden âlem.

MİFTÂH : Anahtar.

Yayınlanan köşe yazısının tüm hakları gencmakedonyalilar.net grubuna aittir.Kaynak gösterilse dahi metnin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.Ancak alıntılanan yazının  bir bölümü, alıntılanan köşe yazısına aktif link verilerek kullanılabilir.Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.

  • Facebook
  • Twitter
  • Windows Live
  • Google Bookmarks
  • Yahoo! Bookmarks
  • LinkedIn
  • MySpace
  • FriendFeed
  • Google Buzz
  • Yahoo Buzz
  • Tumblr
  • Netvibes
  • Digg
  • Newsvine
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Delicious
  • E-Mail

About the Author

Semih Sarıca

Ene’den müteşekkil bir cüz’dür.1986 yılının Şubat ayında izni İlahi ile “İnsan” olarak dünyaya gelmiştir.İstidatlarını geliştirme evresinin ilk bölümünü, doğduğu şehir Gostivar’da tamamlamıştır.Evrenkent’e ilk adımlarını Uludağ, Uluslararası İlişkiler bölümünde atmıştır.2010 yılında kendince mezun olmuştur.Her ne kadar okuduklarından uzak kalsa da Antalya’da “Yaş Meyve-Sebze” sektöründe çalışmaya başlamış ve bir şirket kurmuştur.Ömrü fanisini nerede tamamlayacağı meçhul olan fakir, şimdilik üç dil bilmektedir.Bildiğini bildireni bilerek göçmek, en büyük arzusudur.

Comments

© 2011 Gencmakedonyalilar.net. All rights reserved.